KIZIM FATIMA

KIZIM FATIMA

DOĞAN YÜCEL

Dünyadaki herkes beden itibariyle yani sureten insan. Ama ilahi elçiler hariç hemen herkesin az yahut çok iyi taraflarıyla beraber negatif yönleri de mevcut. İnanç ve iklim gibi saiklerle dünya üstünde birbirinden farklı milletler ve bu milletlere has adetler hep olagelmiştir. Daha ötesinde toplumların içinde her bir ferdin de diğerinden belli ölçülerde fıtrî farklılıkları mevcut. Güzellikler bir halkın içinde yayılabildiği gibi kötülükler de yayılabiliyor. İyiliklerin milletin içinde neşvünema bulması ferdin inancı, aklı, mantığı ve vicdanıyla mümkünken hatalar insan nefsinin yanlışlara açık yanlarının kötü arkadaşlar veya şeytanın kullanılmasıyla oluyor.

Yanlışların yayılması nesli, üretimi, ticareti, idari teşkilatı vb. işlemez hale getirir. Bunun önüne geçilmesi için insanoğlu tecrübi veya ilahi kanunlara istinat eden umumi kaideler vaz’ etmiştir. Hatta suçlar; ayıp/kabahat ve cürüm/suç gibi sınıflara ayrılmıştır. Nesilden nesile aktarılan bu tecrübeler gelenek ve âdet şeklinde devam edegelir. İşte, neyin makbul neyin hata olduğu toplumca kabul edilen prensiplere bakılarak tayin edilir ve kanunların herkesi bağlaması istenir/beklenir. Yetmez, bu kaidelerin güzergâhından çıkılması durumlarında müdahale için kolluk kuvvetleri bulundurulur. Böylece nefsine uyup yanlış yapanların tekrar doğru yola sokulması sağlanmaya çalışılır.

Toplumumuzun mayasına işlemiş iyi birçok kadim geleneği var. Diğer taraftan epeyce kötü haslete de sahip. Milletimiz iyiliği ve yardımı severdir. Yeri gelince kadirşinas, hakperest ve misafirperverdir. Öte yandan milletimizin mühim bir kısmı arkadaşlarından biri tökezlerse dostluğu bırakır, bir tekme de o atar. Gelene ağam gidene paşam, der. Bunu bazen korkudan, bazen menfaatinin değişmesinden vb yapar. Hakiki dost kara günde belli olduğundan çoğu zaman halkımızda düşenler ellerinden tutacak bir dost bulamaz.

Peki, gerçek dost gördüğü bir yanlış karşısında ne yapar? İlaçların acı olması misali onlar da sevdiklerine duyduklarında kulağa hoş gelmeyen acı şeyleri söylerler. Arkadaşlarının nefislerine ağır gelen ifadeler kullanırlar. Çünkü insan tek başına nefsiyle başbaşa kalınca yanlışları doğru görebilir, hataları sevap zannedebilir, yaptığının sonucunu tecrübe etmemiş veya meselenin farklı yönlerini göremiyor olabilir. O yüzden omzunda akrep var diyene teşekkür etmelidir. Daha önceden aynı hatalara düşmüş bir dostunun tavsiyelerini aynı delikten iki kere sokulmamak olarak görmelidir. Birisi sigaradan kanser olduğunda yakınındaki diğerine içme sen de olursun demek nefsine hoş gelmediğinden duymak acı verir. Ancak bu acılık bir şifadır, bir iyileşmedir. Umursamayıp anlık hazır zevke devam eder ve atın ölümü arpadan olsun derse büyük ihtimalle o da kansere düçâr olur. Amansız derde yakalanınca da beni uyaran kimse olmadı deme hakkı yoktur.

Kimi zaman ihtar edilecek insanlar onların kan ve mal bağları olan kişiler olur. Baba oğul, hususi ve resmi dairelerdeki amir memurlar ve ticaret ortakları bunlara misal verilebilir. Ekseriyetle bu minvaldeki ilişkilerde birinin diğerini uyarması yanlış anlaşılabilir, niyetlerin aksi neticelere sebebiyet verilebilir. Kaş yapayım derken göz çıkarılabilir. Araya bu yakınlıklar sebebiyle soğukluklar girebilir.

Üstte geçtiği üzere toplumda iyilik veya kötülüğün yayılmasında içtimai çevrenin payı oldukça mühimdir. Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim buna işaret eder. İnsanın çevresindekilere uyarak yanlışa ayak uydurmasının veciz hali üzüm üzüme baka baka kararırdır. Dilimizde hataya düşmenin aksine iyi birisi olmak için etrafına uyma iyi insanları takip etmek, onların izlerinden gitmek ve onları örnek almak deyişleriyle anlatılır. İnsanın nefsine, şeytana ve kötü çevresine ayak uydurmaması ve iyilerin iyilerin peşinden gidebilmesi için düzgün yani salih insanlardan bir çevre edinmesi icap eder. Bu şekilde doğru yoldan gitmiş olur ve yoldan çıkmaz. Bu hal nadiren insanın vicdanı, aklı ve ferasetiyle iradesinin hakkını vermesi neticesinde yaşanır. Çoğu zaman bir hayra çağıran dost gerekir yanlışa düşenlere.

Toplumun sağlıklı kalabilmesi iyi insanlar ve iyi kanun/kaidelerin varlığına vabestedir. Fakat iyiliğin yayılması ve muhafazası sadece bir kısım insanların içten içe iyi olmalarıyla mümkün değildir. Bu salih topluluk öncelikle kendi hal ve tavırlarında iyi olmalı ardından da eliyle, diliyle ve kalbiyle cemiyetin faydasının peşinde olmalıdır. Bu noktada kalbiyle iyiliğe taraftar kötülüğe aleyhtar olmaları gerekir. İlahi ve sonra beşerî kanunların zararlı gördüğü şeyleri yapmaz, yapılan yer ve kişilere mesafe koymaları beklenir. Oralardan mecbur kalmadıkça alışveriş yapmamalı, destek vermemeli vb. Yanlışa sürüklenmeye çalışıldığında başta sessiz, sonrasında üslubunca direnmelidir. Çünkü elinden ve dilinden bir şey gelmiyordur.

Hayırlı fertler hayrın hakim olması için sadece kalben taraftarlığın yetmeyeceğini bilmelidir. Ailesinden başlayarak güzellikleri üslubunca önce haliyle ardından kavliyle ifade etmelidir. Evladu iyaline misal bir aile reisi olur. Helalinden kazanır vs. Daha geniş dairede çalışma hayatında dürüst olur, ticaretini düzgün yapar. Kendi sözünün ulaşamadığı yerlere başkaları ulaşabilsin diye hayrı yayan yerlere maddî ve manevî yardımda bulunur. Şahsen ifade ettiğinde veya dile getirdiğinde istenen neticeyi vermeyeceğini bildiği veya düşündüğünde sözü tesirli insanların konuşmasına hürmet eder. Onlar üzerinden güzelliklerin yayılmasına taraftar olur.

Toplumun ıslahına taraftar olan kimseler kalpten ve dar dairede dilden güzelliklerin yayılmasını kâfi görmemelidir. Onun için ya bizzat kendisi bir mevki ve makama gelir yahut da cemiyetin iyiliğine çalışan cami, dernek, medrese, mektep, vakıf gibi müesseselerin yardımına koşar. Çünkü fesadın yani bozulmanın önü ancak gayretle ve çabayla alınır. Öte yandan güzelliğin yayılması iyi insanların birlikte hareket etmesiyle mümkündür. Salih fertler en az fasitler kadar gayret etmezse ifsadın içtimai hayatta neşv ü nema bulmasına mani olamazlar. Ellerinden iyiliğin gelebilmesi için sosyal hayatta güç ve kudreti uhdesinde tutabileceği bir mevkie bu niyetle gelmeyi isterler. Bunu yaparken kimi zaman sevdikleri, dostları ve menfaatçi muhterislerle karşı karşıya gelirler. Bunları yaparken hep takdir görmezler. Zaman zaman aşağılanır, yalnız kalır, dalga geçilir, mahallenin delisi yerine konulurlar. Çoğunlukla bunu yakın dairesindeki insanlar yapar. Bu hali devam ettirebilmek çelik gibi bir yürek ister. Yanlışı isteyen bizzat kendi evladı da olsa Kızım Fatıma dahi olsa der gereğini yapar. Bir içtimai cemiyete mensubiyeti onu doğrulardan alıkoyamaz.

İMAN VE İSTİKAMET ÜZERE YAŞAMAK

21 Nisan 2026

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir