BÜTÜN SORULARI CEVAPLAYAN ÜÇ HAKİKAT – 2

BÜTÜN SORULARI CEVAPLAYAN ÜÇ HAKİKAT – 2

NİZAMETTİN BOLAT

Bazı inançsızlar, “Allah olsaydı; varlık âleminde güçlünün zayıfı ezmesine müsaade etmezdi” düşüncesi ile olayları ve hayatı yanlış değerlendirmiştir.

Darwin dahil pek çok insan, bu yanlış okuma ve değerlendirmeden dolayı bütün felsefi ve ideolojik sapmalara, sonu “izm” ile biten, masa başında tecrübe edilmemiş teoriler kaleme almış, ütopyalar (yaşanmamış, tecrübe edilmemiş, hayal mahsulü hayat teoremleri) üretmişlerdir.

Bütün sapkınlıklar bu yanlış anlayışın sonuçlarından türemiştir. Eşitlik, zulümsüz bir dünya hayali, günahsız, mutlu, dertsiz, ızdırapsız bir hayat vs. gibi hayallerle yola çıkılmıştır. Beşeri, mükemmel kurgulanmış sistemlerle bir çözüm bulunabileceğine inanılmıştır. Ama burada gözden kaçırdıkları en mühim bir hakikat vardı. “İnsan tabiatı ile, yaratılış kanunları ile, çelişki ve zıtlık yaşayan her sistem, çelişkisinin büyüklüğü oranıyla doğru orantılı olarak, yıkılıp yok olmaya mahkumdur.”  hakikatı, hesap edilememişti.

Ama varlık âleminin bütün çarklarını kuran, faaliyetlerini programlayan ve işleten yüce yaratıcı, hayatın ve sistemlerin mükemmeliyetlerinin nasıl gerçekleştirilebilirliğinin de formülünü vermiştir: “İnsanlık ferd ferd, manevi ahlak üzere terbiye edilip düzeltilebilirse, bütün dünya düzelir. Bütün ideal insâni değerlere ulaşmak mümkündü. Bu neticeye ulaşmak, sistemlerle kurallarla denetimlerle değil, insanlığın maddi manevi terbiyesini, birinci öncelik edinmekle olabilir.”

İnsan her an, her yerde günah işleyebilir ve kurulu bütün sistemleri işlemez hale getirip suiistimal edebilir bir fıtri yapıda yaratılmıştı. Bu değişmez ve değiştirilemezdi.

Asrı saadet diye isimlendirilen, Peygamberimiz’in (sav) yaşadığı asır; insanlığın insâni ve mânevi kalitesinin zirvelere ulaştığı, ideal bir asır olmuştu. Adalet, eşitlik ve insan haklarının, sevgi, şefkat, merhamet ve dürüstlüğün, yardımseverlik, cömertlik ve kardeşlik kriterlerinin, insanlık tarihi boyunca, en zirve noktaya ulaştığı, bazen melekleri bile geçip zirveleştiği, zaman dilimi olmuştur.

Bu tespitler yaşanmamış, masa başında kaleme alınmış ütopyalar değil, hakikatin ta kendisiydi. Çünkü o dönemlerin bütün detayları, dost düşman herkesin itiraf ettiği bir gerçekti.

İnançlı olmayan insanlar; dünya üzerindeki hayatı ve faaliyetleri değerlendirirken, bakış açılarını sadece, kendi hayat konforlarına olan, dünyevi fayda ve zararlar açısından değerlendirme hatasına düşmüşlerdir. kâinatı yaratan ve kendi yüce yaratış maksadının kuralları ve gayesine göre şekillendirerek yöneten yaratıcının, evren fabrikasını yanlış değerlendirmişlerdir. “Sadece kendi dünyevi menfaatleri açısından bakıp değerlendirme” hatasına düşmüşlerdir. Formül yanlış olunca, sonuçlar hep hatalı çıkar elbet…

Bu yanlış bakış açısı sebebiyle de, “Yaratıcı olsaydı bu zulümlere müsaade etmezdi, haksızlıklar olmazdı, zayıflar ve fakirler ezilmezdi diyerek, inançsızlığı ateistliği tercih etmişlerdir.

İnsanların sınırsız acizlik ve zayıflıklarının fıtri olması, onların bilerek yada bilmeyerek, isteyerek yada istemeyerek, günah ve zulümler işlemelerini kaçınılmaz kılmıştır.

Yüce Allah, bu geçici, kısacık ve imtihan için kurulmuş dünyada, insanların günah işleyerek düzeni ve sistemi bozmaması için, emir ve yasaklar koymuş, düzen ve adaleti hâkim kılmıştır. Bu itaat ve sabırlarının karşılığında da dünya ve ahiret mutluluklarını vaad etmiştir. Sonsuz âlemlerde sonsuz mutluluklar vâd ederek, dünyanın bütün adaletsizliklerini ve mutsuzluklarını telafi edeceğini vaad etmiştir.

“Zerre miktar hayır işleyen karşılığını alacak, zerre miktar şer işleyen cezasını çekecek” ayeti bir söz veriştir. Hatta “Boynuzsuz koyunun hakkı, boynuzlu koyundan alınacaktır.” (hadis), ” Vahşi hayvanların helal rızıkları, ölmüş hayvanların etleridir.” (Bediüzzaman/ Risale-i nur) beyanları hayvanlar için de bilinçaltı bir kontrolle, haram/helal kavramının geçerli olduğunu bildirmiştir. İnsana ise sonsuz nimetlerine kavuşma, sonsuz cemâli ve kemâli güzelliklerine nâil olma, ebedi olarak rızasına kavuşturmakla mükafatlandırıp, kayıplarını fazla fazla telafi edeceğini vâd etmiştir.

Vâdini yerine getirmemek/getirememek; zayıflık, acizlik ve çirkin sıfat sahipleri için lâyık olan bir özelliktir. Allah sonsuz derecede eksiklik ve noksanlıklardan münezzehtir. Yüceler yücesi yaratıcının milyonlarca yıldır evrenleri ve âlemleri nasıl kusursuzca sevk ve idare ettiğini ilmen ve bizatihi görüp bildiğimiz halde, O’nun vaadinden dönebileceğine ihtimal vermek, ne büyük ve dehşetli bir haksızlık ve zulümdür.

Yüce Allâh’ın vaadinden dönme ihtimaline, zerre kadar bile akılda yer vermek, yaratıcının bütün sıfatlarını inkar etmek demektir. Bütün ilâhi sıfatların zıddını iddia etmek demektir. Böyle korkunç ve en dehşetli haksızlığa şeytan ve şeytanlar bile tenezzül etmemişler ve edememişlerdir. Yüce Allah vaadinden dönmekten münezzehtir. Dünya ve evrende, ilim irade ve kudretiyle yaptıkları, âhirette yapabileceklerinin teminatı ve delilleridir.

Evren ve dünya fabrikasına, kurucusunun mantığı ile bakmaz da bana göre eşya ve hâdiseler, şöyle olmalı, böyle olmalı diye eleştirmeye kalkmak, insâni egoist değerlendirişin, çarpık anlayışından kaynaklanan bir yanlıştır. Dünya ve evrenin çarkları, kulların, mahlukların düşünce ve dünyevi menfaatleri ekseninde dönmüyor.

Bu bakışın ve anlayışın düzelmesi için de önce iman edip, sonra Müslüman olarak, yaratıcının bakışı ile eşya ve hâdiseleri değerlendirmek gerekir.

Üçüncü Hakikat, ibda ve inşa hakikatidir. İlk yaratılış hiç yoktan, def’i ve âni olmuştur. İkinci yaratılış; Yüce Allah’ın sınırsız irade, ilim ve kudretinin birleşimi ile meydana gelen, isimleri; “kanun”, “ruh”, “tabiat kanunları”, “yaratılış kanunları”, “fen ve teknoloji kanunları”, “fıtri kanunlar” gibi tabirlerle bilinen kanunlardır.

Sebeplerin sebebi, güç kuvvet ve kudretin tek ve ortaksız sahibi, her varlıkla sıfatları ile konuşan ve her varlığı konuşturup idare eden, sadece ve yalnız Yüce Allah’tır. Çünkü mahlukların tamamı her an, yüce yaratıcının güç ve kudretini kullanarak varlıklarını devam ettirebilmektedirler.

Şimdi akıl sahiplerine soruyorum…

Bu anlatılan bilgileri idrak ederek bilen ve inanan bir insanın, varlık âlemi ile ilgili, Allah, insan ve kâinat arasındaki bütün bağlantıları, bütün arıza ve aksaklıkları, bütün çâre ve çözümleri, bilmemesi, anlamaması idrak etmemesi/edememesi mümkün müdür…? Akıl ve idraki ile biiznillah, cevap veremeyeceği bir sorunun kalması mümkün müdür..?

Bence (biiznillah) asla mümkün değildir. Anlatılanların iman ışığında net bir gerçeklik, akla kalbe ruha haykırarak diyor ki: Allah sana dost ve yâr olursa, bütün mahluklar ve âlemler sana dost ve yardımcıdır. Sen Allah’a, Allah sana dost değilse, bütün mahlukat sana yabancı ve düşman, bütün âlemler ve evrenler senden şikayetçi ve nefret halindedir.

Bu korkunç girdabın, tersine çevrilip,  senin lehine dönmesi ise, “Lâ ilâhe illallah, Muhammeden rasûlullah” mukaddes kelimesini, bir kere söyleyip, kalben inanmak kadar sana yakın ve kolay iken, neden kendine gurur sebepli zulmetmeyi tercih edersin, ey zâlim nefsim?

GÖĞE EN YAKIN ŞEHİRDE / TAKDİM

1 Haziran 2026

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir