Nizamettin Bolat
Yüce yaratıcının, zatına ve sıfatlarına muhatap olarak yarattığı insan; yaratılmış varlıklar içerisinde en şerefli, en kıymetli, en donanımlı varlıktır.
Kendi isim ve sıfatlarının enginlik ve derinliklerinin, bilinip idrak edilmesini iradesiyle dileyen Yüce Yaratıcı; bu idrak ve anlayışın sonsuz derinlik ve enginliklerine ulaşabilecek kapasiteye sahip varlık olarak insanı yaratmıştır.
İnsanın bu idrak seviyesine ulaşabilmesi için de ona; ilim, irade ve kudret sıfatlarının bir konsantresi olarak, hayat, ruh ve şuur vermiş “insan, evren ve yaratıcı” arasındaki bütün bağlantıları, bütün incelik ve derinlikleri anlayabilme kabiliyetleri yerleştirmiştir.
İşte insan; sonsuz ve sınırsız mükemmeliyetler ve sıfatlar sahibi Yüce Yaratıcının, sınırsız boyutları idrak edebilme programları ile donatılmış, eşsiz bir ilahi sanat ve kudret eseridir.
İnsan kendisinde bulunan bu muazzam kapasiteyle; başta ruh, akıl ve şuur olmak üzere, hayal, duygu ve hissiyatın sınırsız ufuklarında dolaşabilir; ilmi derinliklerin basamakları ile düşünce ve tefekkür âleminin bağlantıları ile maddi âlemin ulaşılamaz boyutlarını keşfedebilir, kalp, ruh ve akıl birlikteliğinin manevi boyutlarında yükselerek Yüce Rabbin yakînliği ile fizik ötesi keşiflere sâhip olabilir. Bu hâllerini ışığı ile de maddi-manevi sonsuz âlemleri keşfedebilir, bu âlemlerin maddi manevi gözlem ve müşahedeleri ile, yüksek hazlarını idrak edebilir.
En zirve hedef olan; yüce yaratıcının bütün isim ve sıfatlarını idrak edip, O’nun razı olup olmayacağı her şeyi (marziyatını) bilebilir, anlayabilir ve O’na layık bir kul olma yoluna ulaşabilir.
İşte insan; bu denli sınırsız derinlik ve enginliklere sahip bir varlık iken, kendisine verilmiş bu yüce program ve kapasiteleri; evrendeki büyüklüğü, çöller ve denizlerdeki bir kum tanesi büyüklüğünde bile olmayan dünya hayatının, kısa ve geçici zevklerinin peşinde körelten, çürüten, yok edip mahveden bir enkaza dönüştürmüştür.
Evet bu hayat hayat bittiğinde, özet cümle olarak söz ehli, “Ve insan aldandı” sözünü hep söyleyegelmiştir.
Yüce Yaratıcı ezeli ve ebedidir. Kendisine muhatap ve aşık olarak seçip donattığı muhteşem varlığı da ebedi, ölümsüz yaratmıştır. Çünkü aşık ölümlü olursa, mâşuku olan Yüce Yaratıcı’ya, kavuşamayacak olma bilinci, bütün aşkı öldürür söndürür ve düşmanlığa çevirir.
Yüce Yaratıcı kendi âşıklarının da sonsuzlara kadar daimi olmasını ister. Bu istek, bütün sıfatlarının olmazsa olmaz gereğidir ve şartıdır. Hatta bu hüküm canlı-cansız, ulvî-süfli, bütün varlıklar için farklı şartlarda geçerli ilâhi bir kânundur.
Yeniden bir dirilişle, zaten diri olan ruhla beraber, birleşecek olan beden, Yüce Sevgilinin cemâline ve rızasına kavuşmuş olarak, sonsuz cennetlerde sonsuzluğa, yürümeye devam edecektir. “Aşık mâşuka kavuşunca aşk söner” ifadesi dünyevi aşklar içindir. Yüce Allah’la kulun kavuşması ise sonsuz ve sınırsız aşkı, ilahi boyut ve buudları ile artarak ve katlanarak ve çoğalarak ebedlere kadar devam edecektir. Biiznillah, biinayetullah, bifazlillah…
Empati, yunanca bir kelimedir. Bütün dünya insanlığının bildiği ve kullandığı bir kelimedir. Lügat manası; bir kişinin kendisini, karşısındaki insanın yerine koyarak, onun yaşadığı bütün süreçleri, kendi akıl ve his dünyasında içselleştirip idrak ederek, o insanla sevinebilmesi, onunla üzülebilmesi, onunla tek beden, tek ruh haline gelebilmesi” diye tarif edilebilir.
Daha derin, daha kapsayıcı ve eşrefi mahlukat olan insana atfedildiğinde daha kapsamlı yerini bulan bir ifade olarak, “duygusal iç derinlik” kavramı, kalbimi ve aklımı daha engince doldurup tatmin ediyor. Mânâsını daha güzel tanımlıyor.
İnsan öylesine kapsamlı yaratılmış bir varlıktır ki, günümüzün en mühim ve en bilge âlimlerinden birisi olan, Bediüzzaman Said Nursî eserlerinde, “İnsanın maddî manevî varlığı içerisinde, on sekiz bin âlem ile ilgili ve irtibatlı bir konsantre mevcuttur, bu konsantreler ile bu âlemleri idrak edebilir” manasında bir izahı vardır.
İnsan herkesten ve her şeyden önce, Yüceler Yücesi Yaratıcı’sının, zâtını idrak edilemezliği ile isim ve sıfatlarının sonsuz zenginlik ve derinlikleri ile Yüce Allah’ın sevip razı oldukları hallerin neler olduğunu idrak etmesiyle, Rabbisinin sevmeyip razı olmadığı küçük büyük her olguyu anlayıp sakınmak seviyesinde, bilmek ile mükelleftir. Bu, Allah ile kul arasındaki en kutsal ve münezzeh bir empatidir, duygusal iç derinliktir.
“Yüce Allah’ın mârifetullâhı” da diyebileceğimiz bu içsel derin empatiden sonra, insan için en zirve ve en değerli empati, Hz. Muhammed’in (sav), bütün enginlik ve derinlikleri ile bütün söz ve davranışları ile hayatın her alanındaki duygu, düşünce, his ve tepkileri ile; Yüce Yaratıcı ile arasındaki bütün kulluk hassasiyetlerine olan ilgi ve alakaları ile bilip tanımak, Efendimiz (sav) ile tek ruh, tek kalp, tek akıl ve tek beden haline gelebilmek olmalıdır.
İnsanın üçüncü empatisi ise insanlarla olan empatisidir. Varlık âlemindeki gelmiş gelecek bütün şefkat ve merhametler, bütün aşk ve sevgiler, bütün cömertlik ve saygılar, bütün duygusallıklar ve hassasiyetler, bütün güzellikler ve mutluluklar (cemali, celali ve kemâli muhteşemlikler), Yüce Allah’ın, büyüklük, güzellik, mükemmellik ve güzel ahlâkının, üzerlerimize inmiş çok küçük kırıntılarıdır.
“Allah ahlâkı ile ahlâklanınız” hadîs-i şerifi , bu güzel ahlâkın tamamına sahip olmamızı bizlere emrediyor. Nasıl ki Yüce Allah; inanan-inanmayan, iyi-kötü, ulvî-süflî, canlı-cansız, bitki-hayvan bütün varlıklara, “Rahman” ismi ile ikramlarda bulunuyor, koruyor, gözetiyorsa, kullarının da bu ahlâkla ahlaklanmalarını emrediyor.
Bilerek, isteyerek, irâdî olarak tercih ederek Allah’ı (cc) reddetmiş, bu hal üzere de kesin olarak ölmüş ve ahirete gitmiş bir insan hariç, bütün insanlık âlemine şefkat, merhamet ve saygı ile bakmak, nezaketle davranmak, onlarla üzülüp onlarla sevinmek, bütün imkân ve varlığı ile “onları mutlu ederek mutlu olmaya çalışmak”, hakiki bir iman ve İslam ehlinin en derin empatisi, en engin bir iç derinliği olmalıdır.
İnançlı olmanın evrensel boyuttaki gerçek konumu ve temsil makâmı, gerçek manâda ancak bu hâl ve bu ahvâl ile olabilecektir.
Yeter mi? Yetmez!
Küçük-büyük bütün hayvanattan, bakteri ve virüslere kadar, bütün ağaç, ot ve bitkilerden, en geniş âlemleri ile atom, element ve cansız varlıklara kadar tüm mahlukat, Yüce Yaratıcı’nın sıfatları olan tabiat kanunları ile yaşatılmaktadır. Bu mahlukatın her birerlerinin programları ve işletilmesi ile bütün evrenin hayatının devamı gerçekleşmektedir. Gece gündüz dâimi olarak bu hizmet devam etmektedir. Her vâr edilen mahlûkun, tüm evren varlıklarının hayatına, maddi mânevi faydalı olarak faydalı yaratılmasına, “hikmetli yaratılış” diyoruz.
Bu varlıkların her birisi şuurdan mahrum olduğu için kendisinin ve evrenin farkında değildir. Ama her birisi fert fert Yüce Allah’ı biliyor, tanıyor ve kendine mahsus dil ve hâl ile Yüce Allâh’ı hamd ile tesbih ederek kulluk yapıyorlar.
İşte gerçek mü’min; varlık âlemindeki bütün bu varlıkların hepsinin, en kapsamlı hissiyâtlarını, her birerlerinin duyarlılık ve heyecanlarını, onları mutlu edecek (hayırlı ve güzel halleri), onları üzüp rahatsız edecek (günah isyan ve zulümleri), kalbinde, aklında ve ruhunda hissedip; her varlığa fert fert saygılı olmalıdır.
Onlara, en büyük bir misyonun, en kıymetli sahibiymiş gibi saygı duyan bir insan olmalıdır. Onları incitecek her duygu, her davranış ve her düşünceden uzak durmalıdır. Yunus Emre’nin “Yaratılanı severiz, yaratandan ötürü” sözünün bir manası da bu olsa gerektir.
Ey nefsim ve ey mü’min Müslüman adayı yolcu kardeşim!
İşte “Cihad-ı Ekber” yani en büyük mücadele denilen cihad; insanın kendi içinin, yukarıda anlatılmaya çalışıldığı mânâda, Allah rızası adına fethedilmesidir. Bu duygusal iç derinliklerin inanan bir insanda, genel bir ahlak oluşturmasıdır. “Ben güzel ahlâkı -Kur’an ahlâkını- tamamlamak için gönderildim.” hadisinin bir mânâsı da bu olsa gerektir.
Bu mânada iç fethini gerçekleştiremeyen, dilde ve kabuktaki, Müslüman görüntülü insanlar, dilleri ile söylediklerini, ahlakları ile yaşamadıkları/yaşayamadıkları için münafık yani aldatan yalancı Müslüman vasfıyla Kur’an’da isimlendirilirler. Bu iç darlığı ve bozukluğuna sahip olan görüntü Müslümanları, bir de başkalarına Müslümanlık anlatmaya kalkıştıklarında, şefkatsiz, merhametsiz, kaba-saba, câhilâne, zâlimane, dengesiz bir inanç anlayışını, ucûbe şeklinde takdim etmektedirler. Dün bugün ve yârın bu güruhlar İslam’da; Hâriciler, radikaller, Siyasal İslamcılar şeklinde toplumda görülmüş ve görülecektir.
Esas yaşama gayeleri, dünya makam ve saltanatı, mal mülk ve menfaatlere ulaşma, dünya zevk ve eğlencelerini elde etme olan bu güruhlar maalesef, sadece dinlerde değil, her inancı, her kutsal değeri, eşitlik, insan hakları, özgürlük, hukuk, demokrasi, milliyetini sevme, kavim kabile aşiret bağlılığı gibi daha binlerce kutsal ve etik değeri paravan yaparak, kötülüğün temeli olmuşlardır.
Çok güzel giyinip, çok güzel konuştukları, önde gözüktükleri için menfaatleri gereği rüzgar gülü gibi sürekli yan ve yön değiştirip omurgasız hayat yaşadıkları için bunlara “her dönemin insanı ve hacı yatmazı” denmiştir. Kur’an’da inançsızdan bir defa bahsedilmişse, bu münafık güruhtan on kat daha fazla bahsedilmiştir. Kötülüklerinin derin ve enginliğinden dolayı kalpleri gerçeklere kapatılıp mühürlenmiştir. Hesap günü ağızları mühürlenip savunma bile yapamayacak oldukları onlarca hadisle bildirilmiştir. Bu insanlar İnsanlık mertebesinin en alt ve en âdi tabakası olup, asla affedilmeyecek güruh olduğu ifade edilir. Cehennemin en alt katı da bu güruh için hazırlanmıştır.
Bütün insanlık asrın bunalımları ve çaresizlikleri içerisinde boğulup çatlamakta, aklını oynatıp çıldırmaya ramak kalmış durumda…
Ey iç derinlikleri ile bütünleşmiş, Rabbisinin ve peygamberinin sınırsız sevgisi, affediciliği ve fedakarlıkları ile dopdolu hâle gelmiş gönül insanları! Tüm evrenin sizlere ne kadar ihtiyacı var bir bilseniz. Dünyaya ve mülke kim talipse alsın yönetsin. Bütün kalp ve gönüllerin, Allah sevgisi ve saygısı adına fethedilmesi fetihlerin en yücesi ve en zirvesidir. Yüce Allâh’ın ve peygamberlerin biricik ve şeriksiz tek gâyesidir.
Yüce Allah bizleri bu maksatla yaşatsın, bu hal üzere öldürsün, bu hal üzere muhafaza eylesin. Amin Amin Amin.