NUREDDİN SARI
Bugün Cuma… Aynı sofrada değiliz artık. Aynı sokakta, aynı şehirde, hatta aynı ülkede de değiliz. Bazılarımızın penceresinden yabancı bir şehrin sabahı görünüyor. Bazılarımız hâlâ “Bir gün dönerim…” diye yıllardır bir anahtarı saklıyor. Bir anne kilometrelerce öteden evladının sesini bekliyor. Bir baba, kimseye belli etmeden hesabını kitabını yeniden yapıyor. Bir hasta, hastane koridorunda güzel bir haber duymak için dua ediyor. Bir başkası, herkes uyuduktan sonra seccadesini seriyor; çünkü gündüz taşıdığı yükü kimse bilmiyor.
Kimimiz bir dosta hasretiz. Kimimiz bir kardeşe kırgınız. Kimimiz yıllardır aynı duayı ediyoruz. Kimimiz ise telefon rehberinde duran ama artık hiçbir zaman arayamayacağımız bir isme bakıyoruz… Aynı yerde değiliz. Ama bugün yine aynı kıbleye dönüyoruz.
Ne garip… Bizi birbirimizden ayırmaya ülkeler, sınırlar, yıllar, yollar, kırgınlıklar yetti. Ama dünyanın neresinde olursak olalım, alnımızı yere koyduğumuzda yüzümüz hâlâ aynı yere dönüyor. Dağıldık belki. Kıblemiz dağılmadı. Çok şey geçti üzerimizden. Bir kuş su içerken ürkmesin diye yolunu değiştirecek kadar incelmeye çalışan insanların, bir gün hiç tanımadıkları insanların öfkesine konu edildiğini gördük. Hakkımızda söylenenleri duyduk. Bizi hiç görmemiş insanların bize kızdığını, hiç tanımamış insanların hakkımızda hüküm verdiğini, bir yalanın bin doğrudan daha hızlı yürüdüğünü gördük. Bazılarımız cevap verdi. Bazılarımız sustu. Bazılarımız yalnızca Allah’a anlattı. Fakat insan bazen dışarıdan gelen taşa alışıyor da, içeriden gelene alışamıyor. Yabancının söylediği söz geçip gidiyor; aynı sofraya oturduğun, aynı duaya “Âmin” dediğin insanın sözü kalbin bir yerinde kalıyor. Onu da yaşadık. Kırıldık. Bazen birbirimizi de kırdık. Bazen kardeşimizin yükünü almamız gerekirken ona yeni bir yük olduk.
Ve belki bütün bunlardan sonra bu Cuma kendimize sormamız gereken en ciddi soru şu: Bunca şey bize ne yaptı? Daha mı merhametli olduk? Yoksa sadece daha mı öfkeli? Daha mı mütevazı olduk? Yoksa çektiğimiz acıları farkında olmadan kendimize bir üstünlük payesi mi yaptık? Hakikate daha mı sadık olduk? Yoksa bize yapılan yanlışları, kendi yanlışlarımız için mazeret mi saymaya başladık? Çünkü mazlum olmak insanı kendiliğinden iyi yapmıyor. Acı çekmek de kalbin merhametli kalacağını garanti etmiyor.
İnsan yıllarca haksızlığa uğrayıp bir gün kendisi haksızlık edebilir. Yalandan şikâyet edip işine gelen bir yalana inanabilir. Merhamet beklerken başkasına merhametsiz davranabilir.
Öyleyse Rabbim… Bizi, uğruna bedel ödediğimiz hakikatin ahlâkından mahrum bırakma. Bize kötülük edenlerin kötülüğü bizi onlara benzetmesin. Haklı olduğumuz yerde kibirden, haksız olduğumuz yerde inattan, yaralandığımız yerde kinden, güçlendiğimiz yerde zulümden koru. Çünkü bir gün bütün perdeler kalktığında bize yalnız, “Sana ne yaptılar?” diye sorulmayacak. Belki çok daha ağır bir soru kalacak: “Peki sen, bütün bunlardan sonra ne yaptın?”
…
Ama bugün yalnız muhasebe günü değil. Bugün şükür günü… Sabah gözümüzü açabildiysek… Bir bardak suyu kendi elimizle içebildiysek… Arayabileceğimiz bir annemiz, babamız, kardeşimiz, dostumuz varsa… Bir çocuğun başını okşayabiliyor, bir hastanın hâlini sorabiliyor, bir insanın yükünden küçücük de olsa bir parça alabiliyorsak… Ve bütün yorgunluğumuza rağmen hâlâ ellerimizi açıp, “Allah’ım…” diyebiliyorsak… Sandığımızdan çok daha zenginiz. Çünkü bugün toprağın altında olup da bir Cuma daha yaşamayı isteyecek nice insan var.
Biz ise buradayız. Bir günümüz daha var. Bir secdemiz daha. Bir özür dileme fırsatımız daha. Bir telefon açabilecek kadar vaktimiz… Bir gönül alabilecek kadar ömrümüz… Bir iyilik yapabilecek kadar dünyamız hâlâ var.
Elhamdülillah. Belki şükür tam da budur: Her şey istediğimiz gibi olduğu için değil, her şeye rağmen Allah’ın bize hâlâ iyilik yapabilecek bir ömür vermiş olduğunu fark etmek. Ve hâlâ bekleyenler var…
Yıllardır aynı duayı edenler. Her Cuma ellerini açıp Allah’a aynı isimleri söyleyenler… “Allah’ım annem…”, “Allah’ım evladım…”, “Allah’ım eşim…”, “Allah’ım borcum…”, “Allah’ım memleketim…”, “Allah’ım şu kapıyı artık aç…” deyip sonra ellerini yüzlerine sürerek hayatlarına devam edenler.
Bazen insanın duası o kadar eskir ki, artık onu cümlelerle bile anlatmaz. Allah ne istediğini bilir.
Sadece ellerini açar. Ve bekler.
Belki yıllardır… İşte bu Cuma özellikle onlara söyleyecek bir sözümüz olsun: Ümidinizi, takvimlere bağlamayın. Bir tarihe… Bir habere… Bir makama… Bir insanın vereceği karara… “Şu olursa her şey düzelecek” dediğiniz bir güne bağlamayın. Çünkü Kur’ân bize güçlüğün bittikten sonra kolaylığın başlayacağını söylemiyor: “Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” Demek ki bazen insan güçlüğün içindeyken bile Allah başka yerlerde kolaylıklar yaratıyor.
Belki biz bir kapının açılmasını beklerken başka kapılar açıldı. Belki kaybettiklerimiz bizi daha merhametli yaptı. Belki gurbet, vatanın kıymetini öğretti. Belki yalnızlık, duanın sesini yükseltti.
Belki yıllardır “Niçin?” dediğimiz bazı şeylerin cevabını bu dünyada hiç öğrenemeyeceğiz. Ama bilmemek, sahipsiz olduğumuz anlamına gelmiyor.
Allah biliyor. Bazen insanın tutunması için bundan daha büyük bir cümle gerekmiyor.
Allah biliyor. Kim ne kaybetti, biliyor. Kimin geceleri uyuyamadığını biliyor. Kimin çocuğuna belli etmeden ağladığını… Kimin cebindeki son parayı bir başkasına verdiğini… Kimin yorulduğu hâlde “Bir kişi daha okuyabilsin” diye çalışmaya devam ettiğini… Kimin hakkında söylenenlere cevap vermeyip içine attığını… Kimin kırıldığı hâlde kırmamaya çalıştığını… Kimin artık dayanamadığını düşündüğü gece yine kalkıp dua ettiğini… Allah biliyor. Ve belki insanların bilmediği nice hayatın bütün kıymeti bu iki kelimede saklı: Allah biliyor.
Onun için hâlâ çalışıyoruz. Bir çocuk daha güzel yetişsin diye… Bir genç, dünyanın bütün gürültüsü arasında imanını, ahlâkını ve ümidini kaybetmesin diye… Bizim yaşadığımız kırılmaları bizden sonraki nesiller daha az yaşasın diye… İnsanlar birbirlerine yeniden güvenebilsin diye… Bir aile yalnız kalmasın, bir öğrenci sahipsiz hissetmesin, bir hasta unutulduğunu düşünmesin, bir insan dünyanın herhangi bir köşesinde “Benim kimsem yok” demesin diye…
Çalışıyoruz. Belki neticesini göreceğiz. Belki göremeyeceğiz. Diktiğimiz ağacın gölgesinde biz oturmayabiliriz. Olsun. Bizden sonra gelenler otursun. Belki yıllar sonra bir çocuk huzur içinde okuluna giderken bizim ismimizi hiç bilmeyecek. Bir genç korkmadan geleceğini kuracak. Bir anne, ‘Evladımın yarını ne olacak?’ diye geceleri uykusuz kalmayacak. Bir insan diğerinin kim olduğunu sormadan elinden tutacak. Belki bizim ismimizi hiç duymayacaklar. Duymasınlar. Kim yaptı diye sormasınlar. Allah bilsin yeter. Çünkü iyilik böyledir: Sahibi yorulur; izi yorulmaz.
Belki bizim ömrümüz biter, izi yürümeye devam eder. Belki verdiğimiz bir kitap… Yetiştirdiğimiz bir öğrenci… Tuttuğumuz bir el… Ödediğimiz bir okul parası… Bir gece ettiğimiz dua… Kimsenin bilmediği küçük bir fedakârlık… Biz toprağa girdikten yıllar sonra bile bir yerlerde yaşamaya devam eder. İşte bunun için ağacı dikelim. Gölgesinde biz oturmayacak olsak bile.
Ama sevgili dostum… Bütün bunları okurken aklına hep başkaları gelmesin. Bu Cuma biraz da kendimize bakalım. Hâlâ konuşmadığımız biri varsa… İçimizde yıllardır taşıdığımız bir kırgınlık varsa… Bir kardeşimizin hakkı üzerimizde kaldıysa… Birinin gözyaşında bizim de payımız varsa… Özür dilememiz gereken hâlde gururumuz bizi durduruyorsa… “Bir gün yaparım” diye ertelediğimiz bir iyilik varsa… Belki o “bir gün”, bugündür. Çünkü gelecek Cuma hepimiz burada olacak mıyız, bilmiyoruz. Geçen Cumalarda aramızda olup bugün olmayanlar var. Sesini hâlâ hatırladığımız… Gülüşünü… Birlikte içtiğimiz çayı… “Sonra görüşürüz” deyip bir daha görüşemediğimiz insanlar var. Bir sonraki Cuma kimin adı yalnızca bir duada kalacak… Bilmiyoruz.
İşte insanın uykusunu biraz kaçırması gereken yer belki burasıdır: Beklediğimiz güzel günler gelmeden önce ömrümüz bitebilir. Yıllardır beklediğimiz kapı açılabilir… Ama biz göremeyebiliriz. Diktiğimiz ağaç büyüyebilir… Ama gölgesine yetişemeyebiliriz. Hasretini çektiğimiz insanla bu dünyada yeniden aynı sofraya oturamayabiliriz.
Ama… Bizim hikâyemizin son cümlesini dünya yazmıyor. İşte müminin ümidi burada başka bir şeye dönüşüyor. Birbirine kavuşamayanların kavuşabileceği… Yarım kalanların tamamlanacağı…
Haksızlığa uğrayanın hakkının zayi olmayacağı… Gizlice dökülen gözyaşlarının unutulmayacağı… Ve ölümün artık kapı çalmayacağı bir başka hayat var.
Öyleyse Rabbim… Uzaklarımızı Sana emanet ediyoruz. Hastalarımızı… Borçlularımızı…
İşi daralanları… Evladını bekleyenleri… Anne babasını özleyenleri… Memleket hasreti çekenleri… Yıllardır bir güzel haber bekleyenleri… İçinden sessizce dağılıp dışarıya “İyiyim” diyenleri… Kırılanları…
Kırdıklarımızı… Ve artık aramızda olmayanları… Hepsini Sana emanet ediyoruz. Bize kavuşmak hayırlıysa kavuşmayı, beklemek gerekiyorsa güzelce beklemeyi, çalışmak gerekiyorsa yorulsak da devam etmeyi nasip et. İstediğimiz kapılar açılırsa şükretmeyi, açılmazsa Sana küsmemeyi… Muvaffakiyet verirsen şımarmamayı, geciktirirsen ümitsizliğe düşmemeyi… Haklıysak merhametli, haksızsak dönebilecek kadar mütevazı olmayı nasip et.
Ve Rabbim… Bunca şeyden sonra bizi yalnız ayakta kalanlardan değil, iyi kalanlardan eyle. Bir kuş su içerken hâlâ yolumuzu değiştirecek kadar… Bir çocuğun kalbini kırmaktan korkacak kadar…
Bize kötülük etmiş bir insana bile haksızlık etmekten çekinecek kadar… Kalbimizi diri tut.
Sonra yollarımızı açarsan şükrederiz. Açmazsan yine Sana yürürüz. Sevdiklerimize dünyada kavuşturursan şükrederiz. Kavuşturmazsan, hasretimizi ayrılığın olmadığı yere saklarız. Beklediğimiz güzel günleri gösterirsen şükrederiz. Göstermezsen, o günler için diktiğimiz ağaçları çocuklarımıza bırakırız.
Çünkü mesele yalnızca güzel günlere ulaşmak değil. O günlere ulaşırken kim olduğumuzu kaybetmemek. Ve belki bir gün Rabbimizin huzuruna vardığımızda, “Allah’ım, çok şey başaramadım belki… Ama bana emanet ettiğin yerde bir yarayı biraz sardım, bir çocuğun önüne bir kapı açtım, bir insanın ümidini biraz çoğalttım, birkaç gözyaşını sildim ve bütün yaşadıklarıma rağmen kalbimi karartmamaya çalıştım…”diyebilmek.
Belki bütün mesele budur. Bugün Cuma… Dağıldık. Yorulduk. Kırıldık. Özledik. Bekledik. Bazılarımızı toprağa emanet ettik. Ama hâlâ nefes alıyoruz. Hâlâ dua ediyoruz. Hâlâ birileri için çalışıyoruz.
Hâlâ sevebiliyoruz. Hâlâ iyilik yapabiliyoruz.
Ve dünyanın dört bir tarafına savrulmuş olsak da… Kıblemiz dağılmadı. Rabbimiz aynı. Secdemiz aynı. Ümidimizin kapısı aynı. O hâlde bugün hem şükredelim… Hem biraz ağlayalım. Hem kendimizle hesaplaşalım… Hem yeniden ümit edelim. Ve birbirimizi duamızda biraz daha sıkı tutalım. Çünkü kimin hangi gece sessizce, “Allah’ım, artık çok yoruldum…” dediğini bilmiyoruz.
Ama Allah biliyor. Rabbim bizi birbirimize dünyada yeniden kavuştursun. Olmazsa… Kimsenin bir daha ayrılmayacağı yerde. Cumanız mübarek olsun. Rabbim geçmişimizi rahmetiyle örtsün, bugünümüzü bereketlendirsin, yarınımızı hayra çıkarsın. Ve bütün bu yaşadıklarımızın sonunda bizi yalnız kazananlardan değil; razı olduğu kullarından eylesin.
Âmin.