YAVAŞI BOZUK

YAVAŞI BOZUK


MEHMET SACİT ARVASİ

“Ben yavaşı bozuk birisiyim hocam. Çay-bisküvi seviyesinden yumurtalı patatese geçişim iki hafta içinde oldu.”
Tebessüm ettim, “Elhak yavaşı bozukmuşsun. Yahu çay-bisküvi seviyesi nedir, yumurtalı patatese geçiş nedir?” dedim.
Başını salladı, “Öyle ya…” dedi.
Sustum, açıklamasını bekledim.
“Lisede tanıştım Hizmet’le. Cuma günleri sohbete giderdik. Ayhan abimiz bize sohbet yapardı. Yarım saat geçtikten sonra çay ve bisküvi ikram edilirdi. İlle de Ülker. Buna ben çay-bisküvi seviyesi derim. Çömezsin bu fasılda, yeni yeni öğreniyorsun.”
“Eeee?”
“E’si, sonra ailenle tanışılmıştır, Hocaefendi’yi dinlemeye başlamışsındır ve artık cuma veya cumartesileri abilerde kalmaya başlamışsındır. Gecesinde teheccüde kalkmış, sabahleyin kahvaltıda yumurtalı patates. Yumurtalı patatese geçmişsen bir kıvam yakalamışsın demektir.”
“Ya maklube?”
Canı sıkılır gibi oldu. Umursamaz bir şekilde elini havada salladı, “Bırak ya maklubeyi!… Maklube ayar yemeğidir. Yolun başında olanlar içindir. Kıvam yemeği yumurtalı patatestir, belki biraz da menemen. Ama soğansız olanı. Çünkü şakirt menemene soğan koymaz.”
İlk defa duyduğum şeylerdi. Tebessüm ettim. “Yazarım bunları. Maklubeden sonra bir de yumurtalı patates…”
Sözümü kesti, “Yaz yaz, yeryüzünün bütün saçma bahanelerini zaten kullanıyorlar. Bir de yumurtalı patates dosyası açsınlar. Alçaklar! Açmazlarsa namerttirler.”
“E sonra?”
“Sonra yumurtalı patates devresi başladı. Bir ben varım, bir de İbrahim var. Ağzı var, dili yok. Mübarek… Hani şu yarım saat istibra yapan, abdest aldığında üstünü başını sırılsıklam edenlerden. Ama beni de o getirmişti.”
“E, hazineye malik ne viraneler var.”
“Öyle bir insandır bizim İbrahim. Tanıdığım günden beri hep istikametini korudu. İyi bir ikili olduk onunla. Çocukları ben yakalıyordum ama o yetiştiriyordu. Sizin anlayacağınız tarlaya giden yolu ben yapıyordum. Tarlayı süren, tımar eden oydu.
Sadece tebessüm ettim…
“Evde kaldığım zaman Hocaefendi dinliyorduk. Sözleri damarlarımda yürüyüp gözlerime ulaşıyor, sonra yaş olup iniyordu. Mus’ab bin Umeyr’i dinliyordum. Ağlıyor, ağlıyordum. Geriliyor, bileniyordum… Ama gel gör ki çay-bisküvi seviyesinde beş kişi, bazen de dörde düşerdi. Yumurtalı patates seviyesinde iki kişi… Olmaz böyle dedim. Zeliha’nın oğlunun olduğu yerde böyle olmaz dedim.”
“Zeliha? Anneniz mi?” diye soracaktım ki lafı ağzımdan aldı.
“Rahmetli annem. Aslan gibi kadındı, dişi aslan. Eskiden ‘anasının kuzusu’ dendiğinde kızardım ama şimdi… Yok yok, ben onun kuzusuyum. Zeliha’nın oğluyum. Bir mahsuru mu var hocam?”
“Yok canım, estağfurullah. Allah rahmet etsin annenize.”
“Amin… Zeliha’nın oğlu başladı hocam. Evvela boş sınıfları tek tek dolaştım. Yatılı okuduğum için herkes gittiğinde bunu rutin haline getirdim. Boş sınıfların her birisinde dua ediyordum. ‘Allah’ım buradan sohbete götüreceğim arkadaşlar ihsan et bana’ diye. Sonra güreş takımına takıldım, kültür-edebiyat koluna gittim. Sonunda bir yavaşı bozuk buldum. Herif ateş… Ülkücü takılıyor. Bir iki derken Zeliha’nın oğlu ‘Bırak kardeş bu türkücüleri, -ozanlar, mozanlar saz tıngırtıkları icin böyle diyordum onlara- gel seninle Mus’ab olalım’ dedi. Sonra yeni bir abi geldi, Yusuf abi… Bitirim, yavaşı bozuk. Öyle uyuşuğu, tembeli, hareketsizi, yamuğu, falsoyu gördü mü o has ‘Yeeeeani…’si ile ‘Olmaz yeeeani şekirt…’ diye diklenirdi. Hasılıkelam yavaşı bozuklar birbirimizi bulmuştuk. Sene sonuna kadar Mus’ab gibi yetmiş kişi olamamıştık ama hemen hemen her sınıftan birileri çay-bisküvi seviyesindeydi. Öyle ki ikiye bölündük.”
İlgi ile dinlemeye devam ediyordum…
“Ben ikinci grupta kaldım. Yusuf abim, yavaşı bozuğum diğer grupta kaldı. Geldi mübarek bir abi. Daha ikinci haftada ilk bomba patladı. O hafta Ömer Muhtar’ı seyredecektik. Ben adetim üzere çağıracaklarımı liste yapmış, çarşamba günü ilk çağrımı, perşembe günü hatırlatmamı yapmıştım. Cuma günü son bir kere davet etmiş, ‘Bu hafta sohbet yok, film seyredeceğiz’ demiştim. Heyecanlandı millet. Şimdiki gibi değil ki, videodan bir film seyretmek cazip geliyordu bize. Eve geldim, abi beni yan odaya çekti. ‘Kardeş, televizyonu getiremedik. Diğer evde…’ demesin mi… Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Ah Yusuf abim, ah yavaşı bozuğum, niye bizi bıraktın? ‘Abi, arkadaşlara söz verdik’ dedim. ‘Ne yapalım kardeş, getirecek kimse bulamadık’ deyiverdi. Yusuf abiden kalma bir ‘Olmaz yeeeani!’ çektim. ‘Gidip ben getireceğim’ dedim.”
O günleri yaşıyordu sanki. Kıvamını bozmamak için ses çıkarmadan dinliyordum.
“Ne yapacağız? diye sordu İbrahim. ‘Uzun eşek oynayın, nasıl olsa zemin kattayız’ dedim. ‘Uzun eşek mi?’ demez mi? Mübarek uzun eşek de oynatmayacaktı. ‘Ya oyalanın işte, sonra çay için, bisküvi yiyin ben dönünceye kadar…’ dedim dışarı çıktım. Ama cepte bilet parası yok. Televizyonun olduğu ev dört durak aşağıda. Fırladım, koşarak gittim, yürüyerek döndüm. Videolu televizyonu sırtladığım gibi getirdim. Senin anlayacağın yavaşı bozuk adamın ben hocam.”
“Maşallah! Buna yavaşı bozukluk denmez; hareketlilik, canlılık, cevvaliyet denir.”
“Sana bunları niye anlattığıma daha gelemedim ama az kaldı. Asıl dile getirmek istediğim şey başka.”
“Merakla bekliyorum.”
“Aynı şehirde üniversiteye başladım. Bu şehirde çok önemli bir Anadolu Lisesi vardı. ‘Kale’ diyordu ona abiler. ‘Bir türlü giremiyoruz’ diyorlardı. Sonra orasıyla ilgilensin diye Hüseyin abi diye birisini vazifelendirdiler. O da bitirim, yavaşı bozuk. O bir programda beni gözüne kestirmiş. Sonunda onun semtine taşındım. Okul sosyetik bir muhitte, öğrenciler de öyleydi. Yavaşı bozuk Hüseyin abi kot pantolon giymemizi istedi. Tamam, Zeliha’nın oğlu yavaşı bozuktu ama kot giyecek kadar da değildi. Fakat öğrencilere öğretmek için kot giydim. Bir akşam ‘Yarın esnaflara sohbete sen gideceksin’ dedi. Gidiş o gidiş. Bir daha esnaf sohbetleri beni terk etmedi.”
Nereye gelecekti acaba, bekliyordum…
“Sohbete giderken de kot pantolonu çeker, üzerine oduncu gömleği salardı Zeliha’nın oğlu. Saçlar o biçim. Amerikan traşlı. Şimdiki gibi kafa dazlak değildi. O zamanlar için dışarıda görsen böyle birisinden dinî bir sohbet yapmasını asla beklemezdin. Onun için esnaflar hem beni hem de sohbeti çok sevdi. Ben de onları sevdim.”
“Allah razı olsun. Sohbetlerinizi de mutlaka sevmişlerdir.”
“Öyle diyorlardı. Burs, himmet zamanlarında yeni esnafları ziyarete giderdim. ‘Biz bir altın nesil yetiştirmek istiyoruz. Kafasında matematik, fizik, kimya ile fen bilimleri; kalbinde Allah korkusu, Resul aşkı, vatan sevgisi olan bir nesil…’ diye anlatırdım. Bunun için evlerimiz, yurtlarımız, kolejlerimiz var. Kendi halkımızdan başka destekçilerimiz yok. Bizim maddi olarak üç kaynağımız var. Burs, himmet ve kurban… Tek tek anlatırdım. Bu hizmetin iki ayağı var: Okuyanlar fedakarlık yapacak coğrafyalara akacaklar, esnaflar da onlara destek olacaklar.”
“Güzel açıklama yapıyormuşsunuz.”
“İşte sana neden bunları anlattığımın sebebine geldim. Yüzlerce, belki binlerce insanla bu şekilde muhatap oldum. En fazla zorlandığım insanlar, bir zamanlar koşturmuş, sonra bir şekilde bu koşturmayı bırakmış insanlardı. Çoğusu odun gibi dinliyordu. Beraber gittiğimiz esnaflarla açıklama yaparken sadece alaylı bir gülümseme olurdu dudaklarında. ‘Biz bu yollardan geçtik, bu yollar hiçbir yere çıkmıyor. Siz de göreceksiniz’ tarzında bir alay ile dinliyorlardı. Ya yardımcı olmuyorlardı ya da az bir şeyle geçiştiriyorlardı.”
Durdu, yüzüme baktı. İlgiyle dinliyordum…
“Hocam tamam düzenimiz bozuldu, Türkiye’de her şeyimize el konuldu. Arkadaşlarımızın çoğu kırklı ellili yaşlarda buna maruz kaldı. Şimdi bazılarında o odunların tavrını görmek beni kahrediyor. Altlarındaki halı çekilmiş, idealleri kalmamış, kadavraya dönmüş bu insanlar karşısında çıldırıyorum.”
Burada müdahale etmeliydim, dayanamadım…
“Sevgili kardeşim, insanlar neler yaşadı? Kolay mı böyle bir soykırıma maruz kalmak? İnsanlar öyle şeylere maruz kaldı ki insanın nefesini keser, insanı felç eder. Buna rağmen insanlar hayata tutunuyorlar, işlerine devam ediyorlar.”
“Kolay değil biliyorum. Ben de yedi sene içeride kaldım. Kayınpeder denen namussuz yuvamı dağıttı. Meriç’ten geçtim, çocuklarımdan ayrıyım.”
Duyduklarım bir sancı gibi saplandı kalbime…
“Çok üzgünüm kardeşim. Çok üzülüyorum ama sizi anlıyorum demeyeceğim. Zira çekmeyen bilmez. Bu süreçte sizin başınıza gelen bizim başımıza gelmedi.”
“Neyse ben derdimi size dökmeye gelmedim buraya. Siz de sakın bana chaplainlik yapmaya kalkmayın.”
“Yooo, size chaplainlik yapmıyorum. Konuşuyoruz sadece.”
“Dava adamlığı diye bir şey vardı hocam. Darılmak yok, dayanmak vardı. Elli defa çarkı bozulsa yine de sarsılmamak vardı. Böyle kâğıttan kaplan olmak da ne?”
“Kardeşim insanlar çok çekti ve çekiyor. Büyük travmalar yaşandı, yaşa…”
Sözümü kesti, sesi yükseldi, elinin tersiyle bir şey iter gibi yaptı.
“Ya Allah’ını seversen bırak şu travma lafını. Başımıza bir de bu çıktı. Her bir zıkkımda travmatize oluyor insanlar. Babam hiç ‘seni seviyorum’ demedi, travmam var… Anam yeterince sarılmadı, travmam var… Sevsinler seni… O sana güya travma yaşatan üstelik doğru dürüst eğitimi olmayan ana baba seni yetiştirmiş, üniversiteli yapmış. Sen çocuklarına okumayı yaptıramıyorsun. Cılkı çıktı bu travma lafının.”
Ne diyeceğimi bilemedim, başımı öne eğdim. Bu arada yavaşı bozuk biraz sakinleşti.
“Ya tamam, acı çeken insanlar var ama sadece acıları, travmaları sayıklayarak geçmez ömür. ‘Sizden evvelkilerin başına gelenler başınıza gelmeden cennete girebileceğinizi mi zannediyorsunuz?’ ifadesi de var.”
“Ya yedi sene içeride kalmış, Meriç’i geçmiş, eşinden ayrılmış birisi olarak belki bunları söylemek sizin hakkınız olabilir ama bunların hiçbirisini yaşamamış birisi olarak benim bunları söylemeye hakkım yok. Siz söyleseniz imanınızın büyüklüğünün nişanesi olur. Ben söylesem küstahlık olur.”
“Ya geçin hocam bunları. İnsanlara biraz da dava ruhunu hatırlatın. Sizin birkaç videonuzu seyrettim. Orada esip gürlediğinizi görünce sizi de yavaşı bozuk zannetmiştim. Kusura bakmayın, yanılmışım.”
Bir şey demedim. Keşke ta en başta çaktırmadan chaplainlik yapsaydım. Konuyu değiştirsem iyi olacaktı.
“Çay içer misin?”
Yüzüme sert bir bakış fırlattı, sessizliğe gömüldü…

İYİLİĞİN İZİNDE

26 Haziran 2026

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir