YİTİĞİM

YİTİĞİM

Hamide YARAMIŞ

Koşuyordu… Delice, doluca, sebepsizce… Tıpkı çocukluğundaki gibi. Tavuklarıyla, civcivleriyle oynuyor, onları korkutmak için koşuyor, koşuyordu. En çok karakaçana binerken canı yanıyordu. Huysuz eşek! Hiç durmazdı ki! Tam üstüne binerken aşağıda buluyordu kendisini. Defalarca düşüyor defalarca biniyordu. İnatçıydı. Vazgeçmeyi bilmiyordu. Cevat ile Hatice en iyi arkadaşlarıydı. Köyde yaşıyorlardı. Birlikte geçirdikleri zamanlar onlar için bambaşkaydı. Çamurdan bebekler, mutfak eşyaları, arabalar yapmak, römorkun üstünde köşe kapmaca oynamak, küllüklerde eşinen tavukları yemlemek, çeşmeden bakraçlarla su taşımak, babaannesiyle tezek yapmak, harmanlarda ekin öğütülürken, patozun altından elekle ekinleri alıp, yerine taşımak, biriken samanların üstüne zıplamak, bazen de samanın içinde kaybolmak en heyecanlı oyunlarıydı. Onca yol gidildikten sonra pınarda, taşların üzerinde ayaklarıyla tepe tepe çamaşır yıkamak da suyla eğlendikleri oyunlarındandı. Bazen de o çeşmenin önündeki geniş olukta yüzerlerdi.

Akşamları sığır dönüşü, o oluklardan hayvanlar da nasiplenirdi. Tıpkı adı gibi başı kara olan köpeği onun için pek kıymetliydi. Çok severdi Karabaş’ı. Merdivenin altında miskin miskin yatardı güzel köpek. Kocamandı. Yumuşacık tüyleri vardı. O tüylere gömülüp, tatlı tatlı uyumak onun en güzel mutluluğuydu. Koşmamıştı Karabaş onunla hiç. İşte bu yüzden köye gelen bohçacılara vermişlerdi onu. Tembel ve bitli olması yetmişti bu acı karar için. Ona hiç sorulmamıştı bile. Biraz da yanında çok uyuyor, mikrop kapacak korkusuyla göndermek istemişlerdi. Çok ağlamıştı. Miskindi ama korkunç değildi Karabaş. Hiç bağırmıyordu ki büyükleri gibi. Sıcacıktı. Huzur doluydu. Karabaş’ın böyle gitmesi onu derinden etkilemişti. Kelimeler boğazında düğümlendi. Kimseye bir şey diyemedi. Hıncından, unutmak için uzaklaştı oradan koşarak… Gözyaşları savrulurken etrafa o haykıra haykıra koşuyordu. Saçlarını dağıtan rüzgâr içindeki hüznü de almıştı. Sicim gibi akan gözyaşları yerini neşeli kahkahalara bırakmıştı. Gülüyordu. Çünkü koşuyordu, koşabiliyordu. Koşmak onun en etkili ilacıydı.

Yıllar yıllar sonra yine koşuyordu. Bir yandan da rüzgâra doğru bağırıyordu.

– Neredesin!

Yollar, sokaklar, evlerin hepsi Karabaş’ın üstündeki bitler gibi küçücük oluvermişti o anda. Tüm görme alanını didik didik ediyordu gözleri. Küçücük bir karaltı görse yeterdi. Koşuyordu hiç durmadan. Nefes almıyordu sanki. Nabzı atıyor muydu acaba? Beyaz bir araba ona doğru yaklaştı. Önüne atladı. Durdurdu arabayı. Sorarken nefes almak gelmişti aklına:

– Gördün mü? diyebildi.

– Evet, dedi eliyle onun bulunduğu yeri gösterirken arabadaki. Hiç sormadan hızlıca arabaya atlamıştı.

– Hadi, dedi. Onun bu haline oldukça şaşıran şoför nine, hiçbir şey demeden arabayı geldiği yöne döndürüp, gaza bastı. Bir evin önünde durdu.

– İn artık burada, deyip oradan uzaklaştı. Onunsa aklına teşekkür etmek bile gelmemişti. Koşuyordu ve haykırıyordu.

– Neredesin?

Akan suyun başında buldu onu. Çırılçıplaktı. Onu gördüğü anda dizleri çözülmüş, gözyaşları hiç durmadan savrulmaya başlamıştı. Sarıp sarmalamıştı kuzucuğunu. Şalıyla kapamaya çalışmıştı oğlunun çıplak bedenini. Elinden sımsıkı tutmuş ve birkaç adımdan sonra yığılıvermişti olduğu yere. Şükür kendini tamamlayamamıştı aslında. Sadece sonuç odaklı teşekkür olmazdı. Yitiğini arama sürecinde onca insanın sanki tek yürek gibi delicesine arayışları, telaşları, heyecanları, korkuları… Ömrünün sonuna kadar unutamayacağı ‘biz yanındayız’ duygusunu hissetmek… ‘Yalnız değilsin’ i yaşamak… Acıyan kalbine sürülen merhemle izinsizce girdiği bahçenin arkasındaki şadırvanda suyla oynarken görmüştü onu. Şükür nasıl bir şeydi. O an hangi cümle minnetini ifade edebilirdi ki! Kanadı kırık bir kuşun iyileştikten sonra yeniden semalara süzülmesi ait olduğu yere gidebilmesi gibi kendine ait olan daha doğrusu emanetini, yitiğini bulmakta o kuşun heyecanı gibiydi. Bedeninin tüm uzuvları titriyordu. Nefes alış verişinin ritmini kontrol edemiyordu. Ilık ılık akan gözyaşlarıyla mutluluğun sıcaklığını kalbinde duyuyordu. Bir öpücük kondurup kokusunu içine çekti ve sanki o an nefes alıp verme hakkı yeniden sunulmuştu ona. Dünyanın en güzel kokusu EVLAT! Tam vaktiydi yüce yaratıcıdan istemenin! Vermek istemeseydi isteme duygusu verir miydi Yaradan, kaldır bütün engelleri aradan. “Ey güzel Allahım! beni tanımadığı halde çırpınışlarımı gördükçe heyecanla yavrumu arayan, yitiğimi bulmama yardım eden tüm komşularıma, polislere evet hepsine sen de yardım et! Bana yitiğimi buldurana, lütfen seni armağan et! Eğer Muhammed (sav) ümmetine şefaat hakki verilecekse, eğer bu garip de varsa onların içinde, hem vallahi, hem billahi, hem tallahi sıkıca tutarım hepsinin ellerinden, hızlıca atarım cennet bineklerine! Lütfen Allahım! İmanı tadamamış bu insanlara iman lütfet! Sana iman edenlerin de yakınlıklarını artır. Amin!”

Ayağa kalkmak istediğinde bacaklarının hissizliğinden muzdarip olmuştu. Çaresiz bir şekilde kalkma denemeleri yaparken yanına doğru gelen bir araba gördü. Hayat arkadaşı zannedip çok sevinmişti. Lakin arabadan bir bayan inmişti. Şaşkınlıkla komşusunun yüzüne bakıyor, dinliyor ama söylenenleri anlayamıyordu. Kadın onu yavaşça kaldırıp, sımsıkı sarılmıştı. Bir şeyler söylüyordu ama bu kez dilinden çok yüreği konuşuyordu. Bu gönülden sarılma dermansız dizlerine derman olmuştu sanki. Gözyaşlarının sel olması da gurbet diyarında gerçek dostlara kavuşmuş olmasındandı.

Din, dil, ırk, renk ne olursa olsun aynı duygular insanı insana yar eden.

İnsanı insan eden.

VESSELAM!

TAHTA DÖŞELİ RANZAM -3-

13 Haziran 2022

DAMLALAR

13 Haziran 2022

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir